reklam
02-12-2017 MURAT İLTER

Bir çok kişinin okul yıllarından kalma bir dayak anısı mutlaka vardır. 68 kuşağındakiler için okulda yenen bir dayak, iyi pişmiş kuzu etinden yapılma enfes bir yemek gibiydi. Dayak yedikten sonra gelip dayağı arkadaşlarımıza anlatır, dayakçı hocaya isimler takıp, güler eğlenirdik. Şimdi bile o yıllardaki dayak anıları hafif bir tebessümden başka bir şey değiller artık.
Ancak çocukluk yıllarında yenen dayağın açtığı manevi yaraları düşünür ve incelersek, işin aslının hiç de tebessüm ettirecek bir olay olmadığını anlayabiliriz.
Şimdilerde bu dayakçılar listesine antrenörlerde eklendi. Hem de listenin başından girmek gibi de bir başarı elde ettiler.
Bunlara göre sporda başarının tek yolu çocuğu adam akıllı dövmek, hatta düzenli olarak her antrenmandan önce ve sonra ...
Diğer sporlarda olduğu gibi Masa Tenisinde de dayak olayları giderek artmaya başladı. Başarı için her yol mubahtır düşüncesindeki antrenör müsvetteleri bunu artık soyunma odasında yada tenha yerlerde değil, apaçık herkesin gözü önünde yapmaktan çekinmeyecek hale geldiler.
Bu kişilere göre çocuğu disipline etmek için bağırmak, çağırmak, sövmek hatta dövmek gerekir. Bakınız Çin Masa Tenisinde nasıl başarılı oldu. Dövmek, sövmek ne kelime çocuğun ağzına... top atıyorlar...
Her antrenman suratına, suratına gelen toplar illa ağzına da giriyordur.. 
İşin garip tarafı Çinli aileler çıtlarını çıkarmıyor. İşte bunu örnek alan bu antrenörler, kendilerine bir Türk usulü başarı yolu belirlemişler.
''İlim Çin'de de olsa gidip alınız'' hadisini yanlış anlayanlar, sporcu yetiştirmek için dayağı savunur hale geldiler.
Bir antrenör sporcusuna neden bağırır, neden hakaret eder ve neden döver. Hiç düşündünüz mü?
International Save the Children Alliance adındaki birlik bunu düşünmüş ve dünya üzerinde 110 ülkede çeşitli konu ve branştaki eğitimciler üzerinde bir araştırma yapmış.
Dayakçı eğitimcilerin büyük bölümünün çocukluk yıllarında cinsel tacize ve istismara uğradıkları ortaya çıkmış. Geri kalan eğitimcilerinde kendi alanların yetersiz oldukları ve bu yetersizliklerini şiddet kullanarak bastırmaya çalıştıkları sonucu ortaya çıkmış. Bazen bir eğitimci o konuyu çok iyi bilebilir. Ama unutulmamalıdır ki, bir konuyu çok iyi bilmen, onu başkalarına çok iyi şekilde anlatabileceğin anlamına gelmez.
Demek ki sürekli bağıran, çağıran şiddet uygulayan bir antrenöre rastlarsanız, bu üç gruptan birisinde olma ihtimali çok yüksek.
Dayakçı antrenörler çocuklara uyguladıkları şiddeti, yabancı antrenörlerin izinden gittiklerini söyleyerek savunuyorlar. Ayrıca ailelerin bu duruma ses çıkartmamaları da dayakçı eğitimcileri doğru yolda olduklarına inandırıyor.
Gelelim bir de Türk usulü başarı yollarına. Dünyada pek örneği olmasa da ülkemizdeki pek çok eğitimci ve antrenör Çocuklarına yada sporcularına aşağılayıcı cezalar vererek başarı kazanmaya çalışıyor.
Ancak aşağılayıcı cezalar fiziksel cezadan çok daha büyük psiko-sosyal zararlara yol açıyor.
Alt yapıda aşağılayıcı cezalara maruz kalan sporcular, A takım yaşı geldiğinde birer psikopata, birer sosyopata dönüşüyorlar.
International Save the Children Alliance'ın raporuna göre fiziksel ve aşağılayıcı cezalar çocukların gelişimini olumsuz etkileyecek eğitsel mesajlar barındırıyor.
İstediğini yaptıramayan, otorite kuramayan, arzuladığı başarıya ulaşamayan antrenörler acizliklerini ve çaresizliklerini bu şekilde dışa yansıtıyorlar.
Günümüzde ne yazık ki verilen antrenör eğitimlerinde spor psikolojisi hakkında yeterli bir çalışma yapılmıyor. Bunun sonucu olarak da, yeterli spor psikolojisi eğitimi almayan antrenörler o branşı ne kadar iyi bilirlerse bilsinler disiplin sağlamak konusunda paniğe kapılıyorlar. Kurulamayan otorite ise beraberinde şiddeti getiriyor.
Ne yazık ki bizim antrenörlerimiz korkuyla otorite kurabileceklerini ve hatta kendilerine saygı duyulacağını zannediyorlar.
Oysa gerçek saygı, sadece sevgiyle olur.       


Bu yazı 71 defa okunmuştur.



MURAT İLTER Diğer Yazıları
reklam
reklam
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler
reklam
Anketimize Katılın
Henüz anket oluşturulmamış.
reklam